Lars von Trier ismini 2003 yapımı Dogville filminden duymuşsunuzdur. Bu mükemmel yönetmen, o filmi de Melancholia gibi hem yazmış, hem yönetmişti. Yine Lars von Trier ve yine mükemmel bir iş.
Hareketli ve kesintisiz çekim açıları yakalamak büyük bir ustalık ister ve bu Trier de fazlasıyla var. Ayrıca bu kesintisiz çekimler oyuncular açısından da epey zorlayıcıdır, zira oyuncular bir diyaloğu kesintisiz ve hatasız oynamak zorundadırlar. Bu açıdan da Kirsten Dunst’ı tebrik etmek boynumun bir borcu sayılır.
Film iki parçaya ayrılmış. İlk part, Kirsten Dunst’ın karakteri olan Justine’in melankolisini anlatıyor. Düğün günü tabiri caizse “hevesi kaçan” Justine, kendini bir orada bir burada bulur. Kah patronun yeğeniyle sevişirken, kah patronuna küfür ederken, kah gelinliğini çıkarıp küvete girerken. Tam bir melankoli halindedir ve etraftaki baskı melankolisini katlamaktadır. Halsizlik baş gösterir ve Justine tamamen kendini bırakır.
NOT: Damadın gitme sahnesi var bir de. Orayı anlamadım ve üç kere izledim. Neden?
İkinci kısımda olaylar Justine’in düğünü organize eden ablası Claire etrafında döner. Düğünden beş gün sonra Dünya’ya çarpacağı konusunda büyük tartışmalara yol açmış Antares (Melancholy), Claire’in aşırı panik yapmasına yol açmaktadır. Justine düğünden sonra yataklara düşmüş, kız kardeşinin yanına gelmiştir. Hoşnutsuz tavırları ve isteksiz oluşu Claire’ın kocası John’u -aynı zamanda bir bilim adamı, zaten evi görünce “Bu evi alsa alsa bir bilim adamı alır.” dersiniz- çileden çıkarmaktadır. Aynı zamanda endişeli karısına, gezegenin Dünya’ya çarpmayacağı konusunda telkinlerde bulunur. Film abla ve kardeş arasındaki bağların kuvvetliliği ve anlayış temasını açıkça gözler önüne seren bir şaheserdir.
-Ömer

